Dünya yine aynı fotoğrafı önümüze koydu.
Bir yanda halkını yoksulluğa sürükleyen, iktidarını “anti-emperyalizm” söylemiyle meşrulaştıran bir lider: Maduro.
Diğer yanda demokrasi, insan hakları ve özgürlük kavramlarını çıkarları doğrultusunda kullanan güçlü diktatör devletler.
Ortada kalan ise her zaman olduğu gibi halk.
Venezuela’da yaşananlar, aslında Ortadoğu’dan Afrika’ya kadar uzanan tanıdık bir hikaye: Halk, ya kendi diktatörüne mahkûm ediliyor ya da “özgürleştirme” adı altında başka bir tahakkümün altına sokuluyor. Seçenekler farklı gibi görünse de sonuç değişmiyor: yoksulluk, umutsuzluk ve çaresizlik.
Bu noktada insan şu soruyu sormadan edemiyor: Neden bazı toplumlar, diktatör lider ile diktatör devlet arasında sıkışıp kalırken; bazıları kendi kaderini çizebildi?
İşte tam burada Atatürk farkı ortaya çıkıyor.
Atatürk, ne halkını kandıran bir “anti-emperyalist diktatör”dü ne de bir büyük gücün himayesine sığınan bir figür. O, emperyalizme karşı mücadeleyi kişisel iktidarını güçlendirmek için değil, halkın egemenliğini kurmak için verdi.
En kritik fark şuydu: Atatürk, düşmanı dışarıda ararken içeride aklı, bilimi ve kurumu inşa etti. Maduro gibi liderler ise dış düşman söylemiyle halkın dikkatini dağıtırken, içeride devletin bütün kurumlarını çürüttü.
Bugün Venezuela halkı, Maduro’nun gitmesini isteyenlerle, “giderse daha kötüsü gelir” korkusuna hapsolmuş bir toplumdan ibaret. Çünkü ortada güçlü bir cumhuriyet fikri, bağımsız kurumlar ve hukuk düzeni yok.
Atatürk’ün asıl mirası tam da budur: Bir kişiye bağlı olmayan, bir lidere mahkûm kalmayan bir devlet tasarımı.
Batı’nın “demokrasi ihracı” söylemi de, Maduro’nun “emperyalizm karşıtlığı” da aynı ölçüde sahte ve tehlikelidir. Biri petrol ve nüfuz peşindedir, diğeri koltuğunu koruma derdinde. İkisinin arasında ezilen halklar için gerçek bir kurtuluş yolu yoktur.
Atatürk’ü farklı kılan, halkına iki kötünün birini seçmeyi değil, üçüncü bir yolu göstermesidir: Tam bağımsızlık, akılcı devlet, liyakatli kurumlar ve yurttaş bilinci.
Bugün dünya, diktatör liderler ile diktatör devletler arasında sıkışmış toplumlarla doluysa, bu Atatürk’ün “istisna” değil, kaçırılmış bir model olmasındandır.
Ve belki de en acı gerçek şudur: Atatürk’ü en çok unutanlar, onun sayesinde iki diktatör arasında kalmaktan kurtulmuş olanlardır.