Zaman, insanın üzerinde en çok konuştuğu fakat az anlayabildiği kavramlardan biridir.
Günlük hayatımızda saatlerle, takvimlerle ölçmeye çalıştığımız zaman; iş anlamaya gelince elimizden kayıp gider. Alexis Carrel’in “Her bir dakika geri dönüşü mümkün olmayan bir mucizedir” sözü, zamanın hem ne kadar kıymetli hem de ne kadar esrarengiz olduğunu çarpıcı biçimde ifade eder.
En sonda söyleyeceğimiz sözü başta söyleyecek olursak; zaman olgusunun aslında eşyanın hareket ve değişiminin ifadesi olduğu, zamanın sistematik bir sınıflandırmaya tabi tutulmasının toplumsallaşmanın sonucu olduğu ve bizim anladığımız anlamda geçmiş, şimdi ve gelecek diye kategorik bir sürecin olmadığı görülür. İnsanlık tarihine baktığımızda zamanın hep bir şekilde sembolize edildiğini görürüz: Tarih öncesi dönemler, çağ kavramı, milyonlarca yıl sürdüğü söylenen jeolojik zamanlar, evrenin milyarlarca yıllık yaşı gibi…
Evet, geçmiş, şimdi ve gelecek zamanın nisbiliği, itibariliği ve göreceliğinden dolayı bütün bu zamanları minimum düzeyde sembolize edip tüm zaman ifadelerini tek bir zamana dönüştüren bir tek zaman vardır: An. Evrenin ilk yaratılışı ile şimdiki zaman arasındaki fark, aradan geçen zaman değil; varlığın varoluşunu gerçekleştirmek için yaptığı hareketlilik ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan değişim farkıdır.
Kur’an-ı Kerim’de zamanın göreli olduğuna dair dikkat çekici örnekler bulunur. Bazı ayetlerde bir günün bin, elli bin yıl olarak ifade edilmesi, zamanın mutlak bir ölçü olmadığını gösterir. Ashab-ı Kehf kıssasında, gençlerin üç yüz dokuz yıl uyudukları hâlde bunu bir gün ya da daha az zannetmeleri, zamanın algıyla ne kadar yakından ilişkili olduğunu ortaya koyar.
Zaman dediğimiz hareketin ulaşacağı en nihai hız ise Kur’an-ı Kerim’de de anlatılan Hz. Süleyman’ın, Yemen Kraliçesi Belkıs’ın tahtının en kısa sürede getirilmesini istemesi ve bir âlimin “Ben göz açıp kapayıncaya kadar o tahtı burada hazır ederim” diyerek anında tahtın orada hazır olması olayıdır. Bu hadise, bir cismin zamansız bir anda çok uzak mesafelerden ışınlandığını ifade etmektedir.
Yine Hz. Musa ile yolculuk yapan ve Kur’an’da olağanüstü bir bilgiye sahip olduğu belirtilen, bir tür zamanda yolculuk yapıp her zamanda bulunabilen Hızır adlı bir şahsiyetten bahsedilmektedir. Miraç hadisesi de zaman ve mekân sınırlarının ilahî kudret karşısında anlamını yitirdiğini düşündüren güçlü bir örnektir. Peygamber Efendimiz Miraç’a çıkarken zamanın ve mekânın dışına çıkmış, Allah ile görüşmüş ve anında geri dönmüştür.
Hz. Nuh’un yaklaşık bin yıl yaşadığı ifade edilmekte; Hz. İsa’nın ölmediği, Allah katına yükseltildiği ve tekrar yeryüzüne ineceği belirtilmektedir. Otuz üç yaşında olduğu ve yine otuz üç yaşında yeryüzüne ineceği Kur’an ve hadis gibi muteber kaynaklarda geçmektedir. Hızır olayı, aslında gerçek zamansızlığı ve böyle bir yaşam boyutunun da mümkün olduğunun bir göstergesidir.
Einstein’ın izafiyet teorisine göre de zaman; hız, ışık hızı, hareket ve yer çekimi gibi olgularla birbirinden bağımsız değildir. Hızın ışık hızını aşamayacağını belirten Einstein, hareket hızının ışık hızına yaklaşmasıyla zamanın daha yavaş akacağını ifade eder. Bu açıklamalardan zamanın mutlak olmadığını ve aynı an içerisinde farklı zaman boyutlarının olabileceğini anlamakla beraber, hız arttıkça zamanın yavaşlaması tespitinin; ezelîlik yani başlangıçsızlık ve sonsuzluk sıfatlarının sahibi olan Allah’ın zamansızlığına ve mekânsızlığına da işaret ettiği söylenebilir. Çünkü bu sonsuz evrende, ışık hızından daha hızlı hareket eden ancak imkânlarımızın elvermemesinden dolayı farkında olmadığımız hızların olması muhakkaktır. Bu da zamanın olmadığını, daha doğrusu bizim algımızdaki gibi bir zaman formatının bulunmadığı başka bir zaman boyutunun varlığını gösterir.
Zamanın göreli oluşunu günlük hayatımızda da deneyimleriz. Önemli bir sınava giren biri için zaman hızla akar; sınav gözetmeni için ise aynı hızdan söz edilemez. Hapisteki bir insanla özgürce yaşayan birinin zaman algısı aynı değildir. Evet, tek bir an içerisinde milyarlarca hayat ve sonsuz sayıda olay vardır. Her insan, kendine ait ve gerçekte bir tek andan ibaret olan özel dünyasını evrenin ve varlığın merkezinde zanneder; her şeyin kendi hayatı etrafında döndüğünü ve kendi dünyasında yaşadıklarını kimsenin yaşamadığını düşünür.
İnsan, yaşadıklarının ve duygu dünyasının derinliğine indikçe dışarıdakileri ve kendisi dışındakileri anlamlandıramaz. Zaten derdi olan birinin, o derdini başka birine anlattığı zaman rahatlamasının ve yaşadığı sıkıntının çok da büyütülecek bir olay olmadığını anlamasının nedeni de budur.
İnsan, zamanı yani hareketi ve değişimi durduramaz, geri de alamaz. Ama yaşadığı ana anlam katabilir. Belki de mesele, zamanı kontrol etmek değil; anı anlamlandırmaktır. Çünkü hayat, toplam yıllardan değil; değer verilmiş anlardan oluşur. Hatta insanın en mutlu olduğu anların farklı ve hareketli anlar olmasının nedeni de yaratılışı itibarıyla insanın harekete ve faaliyete müsait olmasıdır. Meşhur bir söz vardır: Rahat zahmette, zahmette rahattadır.