Sokakta uyuşturucu kullanan birini gördüğümüzde çoğu zaman refleksimiz bellidir: yoksulluk, çaresizlik, umutsuzluk.
Peki ya villasında, yatında, sahnesinde ya da kırmızı halısında görünen insanlar?
Parası olan, ünlü olan, “hayatı kazanmış” görünenler neden aynı karanlığa yürür?
Asıl soru belki de şudur: İnsanı uyuşturucuya iten şey yoksulluk mu, yoksa anlam eksikliği mi?
Zengin ve ünlü hayatı dışarıdan bakıldığında sürekli haz üreten bir cennet gibi sunulur. Oysa içeriden bakıldığında, bu hayat çoğu zaman yüksek hızda dönen ama yönü olmayan bir çarka benzer. Erken gelen başarı, insanı hedeflerinden önce yorar. Ulaşılacak bir zirve kalmadığında, hayat düzleşir. Dopamin azalır. Heyecan söner.
İşte tam bu noktada uyuşturucu, acıyı değil; sıradanlığı bastırmak için devreye girer.
Bir diğer mesele doyumsuzluktur. Her şeye kolay ulaşan insanın haz eşiği yükselir. Normal zevkler yetmez olur. Daha fazlası, daha hızlısı, daha yasak olanı aranır. Uyuşturucu burada “aşırı uyarıcı” rolü üstlenir. Artık mesele keyif değil, hissettiğini hissetmektir.
Ünlülük ve servet beraberinde bir başka yanılsamayı daha getirir: dokunulmazlık hissi. Hukukun, polisin, sağlığın başkaları için var olduğu sanılır. “Bana bir şey olmaz” düşüncesi, risk algısını felce uğratır. Oysa bağımlılık, statü tanımaz. Beyin kimyasına giren madde, soyadı ya da banka hesabı sormaz. Sosyetik çevrelerde uyuşturucu çoğu zaman “tehlikeli” değil, “normal”dir. Kokain bir suç değil, bir gece aksesuarı gibi dolaşır. Asıl tehlike de buradadır: normalleşme. İnsan kendini koruyacak alarm sistemini tam bu aşamada kaybeder.
Ve elbette yalnızlık…
Ünlü insanlar çok tanınır ama az anlaşılır. Her temasın arkasında gizli bir şüphe vardır: “Beni mi seviyorlar, sahip olduklarımı mı?” Uyuşturucu bu soruyu geçici olarak susturur. Sahte ama güçlü bir yakınlık hissi verir. Kısa süreli bir “aidiyet”. Birçok zengin ve başarılı insan şuna inanır: “İstersem bırakırım.” Çünkü hayatlarının diğer alanlarında kontrol onlardadır. Ancak bağımlılık bir irade problemi değil, biyolojik bir tuzaktır. Kontrol yanılsaması çoğu zaman düşüşün ilk adımıdır.
Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: Uyuşturucu, zenginler için yoksulluğun değil; anlamsızlığın kaçış yoludur. Bu bir sefalet bağımlılığı değil, bir lüks çöküştür.
En acı gerçek ise şudur: Zenginler uyuşturucuya daha kolay ulaşır, daha geç yakalanır; ama daha sert düşer. Çünkü yüksekte olanın çarpması daha yıkıcıdır.
Belki de bu yüzden asıl soruyu değiştirmeliyiz:
“İnsan neden uyuşturucu kullanır?” değil, “İnsan ne zaman hayatla bağını kaybeder?”