Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Türkiye’de milyonlarca insanın hayatı, her ay aynı soruyla başlıyor: Kirayı nasıl ödeyeceğiz?
Maaş yatıyor, kira ödeniyor, faturalar yatırılıyor, mutfak masrafı karşılanıyor. Ayın ortasına gelmeden hesaplar yeniden yapılıyor. Birikim hayali erteleniyor, tatil hayali küçülüyor, çocukların ihtiyaçları için başka harcamalardan vazgeçiliyor. Aylar yıllara, yıllar ömre dönüşüyor. İnsan çalışıyor, kazanıyor, ödüyor ama bir türlü rahat bir nefes alamıyor.
Üstelik bu sorun artık yalnızca işsizlerin, asgari ücretlilerin veya en düşük gelir grubundakilerin sorunu değil. Düzenli maaşı olan memur da işçi de öğretmen de hemşire de yüksek kiraların altında ezilebiliyor. İnsanların işi var, geliri var, çalışmaya devam ediyorlar ama hayatlarını güvence altına alacak bir düzen kurmakta zorlanıyorlar.
Öyleyse kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Bir insanın barınma hakkı, mutlaka ömrü boyunca ev sahibi olmaya çalışmasına mı bağlı olmalı?
Avrupa’nın bazı ülkeleri bu soruya farklı bir cevap veriyor.
Avusturya’nın Viyana şehrinde belediyeye ait konutlar, Hollanda’da sosyal konut kuruluşları, Fransa’da HLM sistemi, Almanya’da kamu destekli kiralık konutlar yıllardır farklı biçimlerde uygulanıyor. Bu ülkelerde konut politikası yalnızca vatandaşa ev satmaktan ibaret değil. İnsanlara, piyasa koşullarının altında ve belirli şartlarla uzun süre yaşayabilecekleri kiralık evler sunmak da kamunun görevleri arasında görülüyor.
Elbette Avrupa’nın her yerinde evler ucuz değil. Herkes istediği konuta hemen yerleşemiyor. Bekleme listeleri, gelir sınırları ve finansman sorunları var. Ancak asıl mesele şu: Bazı ülkeler, vatandaşın uygun fiyatlı kiralık konuta erişimini bir kamu politikası olarak kabul ediyor.
Peki, biz neden yalnızca ev sahibi olmayı teşvik eden bir sistemle yetinelim?
Türkiye’de yıllardır konut meselesi konuşuluyor. TOKİ projeleri açıklanıyor, yeni konutlar yapılıyor, vatandaşın ev sahibi olması için çeşitli kampanyalar düzenleniyor. Bunların elbette önemli bir karşılığı var. Fakat ev sahibi olmak isteyen herkesin peşinat biriktirecek, kredi taksiti ödeyecek veya yıllarca borçlanacak gücü yok.
Üstelik herkesin hayat planı aynı değil. Görev yaptığı şehir değişen bir memur, yeni evlenen genç bir çift, çocuğunu büyütmeye çalışan bir aile veya iş bulduğu için başka şehre taşınan bir çalışan hemen ev satın alamayabilir. Peki, bu insanlar uygun fiyatlı ve güvenli bir konutta yaşama hakkından mahrum mu kalmalı?
Devletin görevi yalnızca ev satmak değil, vatandaşın barınma yükünü hafifletmek de olmalı.
Düşünün ki TOKİ, yalnızca satılacak konutlar üretmek yerine, önemli bir bölümünü uzun süreli kiralama amacıyla inşa etsin. Belediyeler ellerindeki uygun kamu arazilerini bu projelere tahsis etsin. Kamu kurumları atıl veya uygun durumdaki taşınmazlarını değerlendirsin. Uzun vadeli finansmanla yapılan konutlar, piyasa kârını en üst düzeye çıkarmak amacıyla değil, sürdürülebilir maliyetlerle işletilsin.
Böylece vatandaşın karşısına yalnızca “Peşinatın var mı, kredi çekebilir misin?” sorusu çıkmasın. “Gelirin ne, ailen kaç kişi, ne kadar kira ödeyebilirsin ve nasıl bir konuta ihtiyacın var?” soruları da sorulsun.
Üstelik bu sistem yalnızca en yoksul ailelere ayrılmak zorunda değil. Geliri sınırlı ailelerin yanında, maaşı düzenli olmasına rağmen kira yükü altında ezilen orta gelirli çalışanlar da kapsama alınabilir.
Burada önemli bir ayrıntı var: Uygun fiyatlı kiralık konut, herkese bedava ev vermek demek değildir. Konutun yapım maliyeti, finansmanı, bakımı ve işletme giderleri vardır. Bunlar hesaplanmalı, kira gelirleriyle karşılanabilen bölüm karşılanmalı, gerçekten ihtiyaç duyan ailelerin kira yükü ise şeffaf bir destek sistemiyle hafifletilmelidir.
Örneğin piyasa koşullarında 25 bin lira kira ödemek zorunda kalan bir ailenin, uygun fiyatlı kamu konutunda 10 bin lira ödediğini düşünelim. Bu rakamlar yalnızca örnek. Aradaki 15 bin lira, bir yıl boyunca 180 bin lira eder. Bir aile için bu para; çocuğunun eğitimi, sağlık ihtiyaçları, birikimi veya daha insanca bir yaşam için kullanılabilir.
Asıl mesele, bir ailenin her ay elinde kalan parayı artırabilmektir.
Çünkü yüksek kira yalnızca bir konut sorunu değildir. Aynı zamanda eğitim, aile hayatı, tasarruf, sosyal hareketlilik ve gelecek umudu sorunudur. Gelirinin büyük bölümünü barınmaya ayıran insanın başka alanlarda kendisini geliştirmesi de zorlaşır.
Elbette böyle bir sistem kurulacaksa kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı da açık olmalı. Konutlar kime verilecek? Hangi ölçütlerle tahsis edilecek? Kiralar nasıl hesaplanacak? Kimler öncelikli olacak? Bir belediye başkanının, bir yöneticinin veya herhangi bir siyasi çevrenin yakını olmak avantaj sağlamayacak mı?
Bütün bu soruların cevabı önceden belirlenmeli. Gelir ve ihtiyaç ölçütleri ilan edilmeli, tahsis işlemleri denetlenmeli, itiraz hakkı tanınmalı. Kamu arazileri üzerinden rant üretmek yerine, bu arazilerin toplumsal fayda sağlaması güvence altına alınmalı.
Çünkü vatandaşın vergisiyle yapılan bir konut, ayrıcalıklı kişilerin imkânına dönüşmemeli. Kamuya ait konutların amacı, gerçekten barınma ihtiyacı bulunan insanlara hizmet etmek olmalı.
Üstelik bu fikir yalnızca İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirler için düşünülmemeli. Batman gibi şehirlerde de kira düzeyi, istihdam, kamu arazileri ve konut ihtiyacı araştırılarak uygun ölçekte projeler geliştirilebilir. Her şehre aynı büyüklükte proje yapmak yerine, ihtiyacın olduğu yerde konut üretmek gerekir.
İlk etapta 10 bin konutluk bir pilot program başlatılabilir. Sonuçlar değerlendirilir, maliyetler ve kira düzeyleri ölçülür, başarılı olması hâlinde program büyütülebilir. Beş yılda 100 bin sosyal kiralık konuta ulaşmak gibi hedefler tartışılabilir. Bunlar kolay hedefler değildir; ciddi finansman, doğru planlama ve uzun vadeli kararlılık gerektirir. Ama tartışmaya değer hedeflerdir.
Şimdi dönüp kendimize bakalım.
Bir insan sabah işe gidiyor, akşam evine dönüyor. Yıllarca çalışıyor. Çocuğunu okutmaya, ailesini geçindirmeye, geleceğe hazırlanmaya çabalıyor. Fakat her yıl yükselen kiralar yüzünden birikim yapamıyor; ev sahibi olamadığı için kendisini sürekli güvencesiz hissediyor.
Böyle bir düzende vatandaşın bütün hayatını ev sahibi olma mücadelesine mahkûm etmek ne kadar sürdürülebilir?
Belki de konut politikasını yeniden düşünmenin zamanı geldi. Her vatandaşa mutlaka ev sahibi olacağını vaat etmek yerine, herkesin güvenli ve makul fiyatlı bir konutta yaşayabilmesini hedeflemek gerekiyor.
Çünkü ev sahibi olmak bir hedef olabilir ama insanca yaşamak için mutlaka ev sahibi olmak zorunda kalmamak da bir güvencedir.
Devlet, vatandaşına yalnızca bir gün ev satın alabilme umudu vermemeli. Bugün de insanca yaşayabileceği bir düzen kurmasına yardımcı olmalı.
Bir ömür çalışıp sonunda bir ev sahibi olamayan insanın başarısız olduğunu söylemek kolaydır. Belki de asıl sormamız gereken, çalıştığı hâlde neden hâlâ barınma güvencesine kavuşamadığıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha fazla konut üretmek değil; üretilen konutların vatandaşın hayatına nasıl dokunacağını yeniden düşünmektir.
İnsanlar bir ömür kiraya çalışmak için değil, insanca yaşamak için çalışmalı.