Bir Ömrün Ardından

Bir insan öldüğünde, geride kalanlar çoğu kez yanılırlar. Sanırlar ki, ölüm bir hükümdür; gelir, ömrün üstüne mührünü basar ve o kişi, son anının rengiyle anılır artık. Oysa hayat, son sahneye sığmaz.

Yayınlama: 10.05.2026 13:49:50
401
A+
A-

Bir insanı son nefesiyle tartmak, denizi kıyıya vuran tek bir dalgayla ölçmeye benzer.

Her masum bebek gibi o da hiç görmediği, bilmediği bir dünyaya hiçbir tercih hakkı olmadan gözlerini açmış ve hayretle karışık bir korku ile etrafına bakarak ağlamıştı. Henüz saf, berrak ve nerede olduğunun farkında bile olmayarak kendini, etrafını tanımaya çalışıyordu. Hiçbir kültürü, dili ve ideolojiyi bilmiyordu. Yani her şey onun için bebekçeydi. Halbuki gözlerini dünyaya ilk açtığında hiç kimse o anda sormamıştı ona, “ne olacaksın, kim olacaksın” diye. Sadece sarmışlardı, sadece öpmüşlerdi onu. İnsanın hayata en lekesiz girdiği andı bu; ne hata yapmıştı henüz, ne de kimseyi kırmıştı. Bütün ömrünün sonunda da bence, hala o ilk anın masumiyetini taşıyordu içinde.

Sonra çocuktu. Bir avlu, bir sokak, bir okul bahçesi. Dizleri yara izleriyle doluydu, ceplerinde misket ya da kâğıt parçaları taşırdı. O yıllarda öğrendi galiba, dünyanın her zaman adil olmadığını. Bir oyuncağın elinden alınması, bir arkadaşın yüz çevirmesi, bir öğretmenin haksız azarı… Bunlar, sonradan büyüyüp insanın kalbinde sessiz birer yara olarak kalan ilk derslerdir. O da aldı bu dersleri. Her gençlik gibi onunki de hem cesur hem ürkekti. Sevdi, sevildi, sevemedi. Yanıldı belki, aldatıldı belki, kendisi de kırdı birilerini. İnsanın gençliğinde yaptıklarını, olgunluğunda yargılamak haksızlıktır; çünkü o yaşlarda herkes, henüz kendisiolmaya çalışan bir taslaktır. Onun da öyleydi.

Sonra hayat onu içine aldı. İş, ekmek, sorumluluk. Sabahları erken kalkıp akşamları yorgun dönen yıllar. Bu yıllarda insan çoğu zaman kendini unutur; çünkü hayatta kalmak, kendin olmaktan daha acil bir iş haline gelir. O da unuttu belki bazen. Belki kırgın oldu, belki haksızlık etti, belki söylemesi gerekeni söylemedi, söylememesi gerekeni söyledi. Ama bunların hangisi sırf onun suçuydu? Hangimiz üstümüze yıkılan ağırlığın altında her zaman dimdik kalabildik? O, taşıdı. Düşse de kalktı, kırılsa da onardı. Sırtında bir yük taşıyan adamın yürüyüşü her zaman zarif olmaz; bunu bilenler, onu yargılamadan anlarlar.

Sevdiklerini sevdi. Bazılarını yeterince sevdiğini söyleyemedi belki. Türkçede en zor cümlelerden biridir “seni seviyorum” cümlesi; çoğumuz onu içimizde söyleriz, dilimize gelmez. O da öyle yaptı sanırım. Ama sevgisi, söylenmediği için yok değildi. Bir telefon, bir kapıda bekleyiş, bir sessiz ziyaret, bir cenaze namazına yetişme telaşı… Sevgi bazen sözcüklerden değil, bu küçük itaatlerden kuruludur.

Hata da etti. Etmeyen var mı? Bir kalp kırdı, bir söz verdi de tutamadı, bir borcu zamanında ödeyemedi belki. Bir küskünlüğü uzattı, barışmak için fırsat varken cesaret edemedi. Bunları biliyoruz hepimiz. Ama bir insanın hatalarını sayıp dökmek, ölümünden sonra yapılacak en küçük iştir. Onu yapan biziz; onu görüp affedebilen ise hayatın kendisi.

Yaşlandı. Saçları beyazladı, adımları yavaşladı. O hızlı yıllarda göremediği şeyleri belki son yıllarda fark etti: Bir ağacın yapraklarının nasıl titrediğini, bir çocuğun gülüşünün ne kadar şifa olduğunu, kendisini sevenlerin gözlerindeki o yorgun bekleyişi. Belki keşkeleri oldu. Herkesin olur. Ama keşke, insanın hayatına geç gelen bir bilgeliktir; kötü bir şey değil, sadece geç gelmiş bir şeydir.

Ve sonunda gitti. Aynen ilk doğduğu gibi kundağa sarılır gibi bembeyaz bir kefene sarılmıştı. Fakat bu sefer ağlamıyordu, ağlayamıyordu. Sanki gözlerini dünyaya açtığı ilk anda ruhu ileride karşılaşacağı bütün sıkıntıları görmüş gibi feryat edip ağlayan o masum bebek bu dünyaya gözlerini kapattığı vakit ağlamıyordu. Çünkü dünyada yaşanan hiçbir sıkıntı artık onu ilgilendirmiyordu. O yüzden de gözlerinde hüzünle karışık bir sevinç ve sanki sitem eder gibi bir serzeniş vardı. Ve gözleri şöyle diyordu: Keşke bu kadar erken gözlerimi kapatarak sizi üzüp ağlatmasaydım. Halbuki gözlerimi ilk açtığımda ben ağlamış sizler ise neşe ile gülmüştünüz. Şimdi ben gözlerimi kapattım ve siz ağlıyorsunuz. Ve yine gözleri ve siması “sizin için çok şey yapmak istedim, fakat olmadı. Bu yüzden hepinizden özür dilerim, çünkü ben de size bu kadar erken veda edeceğimi bilmiyordum” der gibi idi.

Şimdi, onu sadece son günlerinden, son hastalığından, son hatasından, son kırgınlığından ibaret görmek isteyenler olabilir. Olsun. Onlar görmesinler. Biz görelim: doğan bebeği, koşan çocuğu, âşık olan genci, yorulan adamı, affeden olgunu, yaşlanan bilgeyi. Bütün bunların toplamı oydu. Birini eksik bırakırsak, onu kaybederiz. Bir insanı ölümünden önceki birkaç yıla göre değerlendirmek bir kitabı sadece son sayfasına bakıp anlamaya çalışmaya benzer. O yüzden kimse başkasını yargılamaya çalışmasın ve ölene kadar sadece kendini yargılasın.

Ben buradan sesleniyorum ona: Yaşadığın için, denediğin için, yorulduğun için, sevdiğin için, hata ettiğin için, samimi niyetin ve gayretin için, ağabeyim olduğun için ne mutlu sana ve bana. Çünkü hayat, kimseden kusursuzluk istemedi. Sadece geçmesini istedi içinden. O da geçti. Onurlu bir yolcu gibi.

Bu yazıyı ismi Mustafa gibi saf, temiz bir karaktere sahip olup hiç kimseyi kıskanmayan, herkesin iyiliğini isteyen nezaket sahibi, vefakar, hiçbir ideoloji farkı gözetmeyerek herkese insan olduğu için değer veren ve 10 Mayıs 2025 tarihinde aramızdan ayrılan ağabeyim MUSTAFA MESUT TEKİK’e ithafen kaleme aldım. Mesut ismi gibi olmasını dilerim. Allah rahmet eylesin.

Yazarın Son Yazıları
04.03.2026 13:45:21
15.01.2026 12:58:00
08.01.2026 12:24:51
29.12.2025 14:23:26
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 1 Yorum
  1. Aydın Saçık dedi ki:

    Gidişi kabullenilemeyenler olur hayatımızda, hala kabullenemediğimsin Mustafa abi…