Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Bazen hayatımızda bugün yaşadığımız bir olay, geçmişte kapanmış sandığımız bir yaranın kapısını yeniden açar.
Bir söz, bir bakış, bir sessizlik, bir terk edilme ihtimali ya da reddedilme duygusu… Ve bir anda kendimizi bugünün yetişkini gibi değil, yıllar önce korkmuş, yalnız kalmış, çaresiz hissetmiş küçük bir çocuk gibi hissederiz.
Oysa aradan yıllar geçmiştir.
Yaşımız değişmiştir. Hayatımız değişmiştir. Artık kendi kararlarımızı verebiliyor, kendi paramızı kazanıyor, kendi evimizi kurabiliyor, gerektiğinde bir ilişkiden çıkabiliyor, sınır koyabiliyor ve kendimizi koruyabiliyoruz.
Fakat bazı anlarda bedenimiz ve duygularımız hâlâ geçmişteymişiz gibi tepki verebilir.
İşte travmayı anlamak biraz da buradan geçer.
Gabor Maté’nin travma yaklaşımında önemli bir ayrım vardır: Travma yalnızca başımıza gelen olay değildir; yaşadığımız olayın içimizde bıraktığı izdir. Aynı olay iki farklı insanı aynı biçimde etkilemeyebilir. Çünkü travmanın etkisini belirleyen yalnızca olayın kendisi değil, kişinin o sırada ne yaşadığı, ne hissettiği ve yaşadıklarıyla nasıl baş etmek zorunda kaldığıdır.
Bu nedenle çocuklukta yaşanan bir deneyim, yıllar sonra yetişkinlikte bir ilişki biçimi, bir korku, bir beden tepkisi ya da kendimize ilişkin bir inanç olarak karşımıza çıkabilir.
Çocukken başka seçeneğimiz yoktu.
Bir çocuk, kendisine bakım veren yetişkinlere bağımlıdır.
Sevilmeye, korunmaya, görülmeye ve ait olmaya ihtiyacı vardır.
Bu nedenle çocuk için bazen en önemli şey gerçek duygusunu ifade etmek değil, ilişkiyi kaybetmemektir.
“Böyle davranırsam annem kızmaz.”
“Sesimi çıkarmazsam babam öfkelenmez.”
“Başarılı olursam beni severler.”
“İyi çocuk olursam beni terk etmezler.”
“İhtiyaçlarımı söylemezsem sorun çıkmaz.”
Çocuk bunları bilinçli olarak planlamaz. Yaşayarak öğrenir.
Ve bazen hayatta kalabilmek, ait kalabilmek ya da sevilebilmek için kendisinden vazgeçmeyi öğrenir.
Sorun şu ki çocuklukta işe yarayan bu yöntemler, yetişkinlikte aynı şekilde devam ettiğinde insanın hayatını zorlaştırabilir.
Çocukken susmak bizi korumuş olabilir.
Ama yetişkin olduğumuzda sürekli susmak bizi tüketebilir.
Çocukken herkesi memnun etmek güvenli hissettirmiş olabilir.
Ama yetişkin olduğumuzda sürekli başkalarını memnun etmeye çalışmak bizi kendimizden uzaklaştırabilir.
Çocukken terk edilmemek için ihtiyaçlarımızı bastırmış olabiliriz.
Ama yetişkin olduğumuzda aynı davranış, sağlıksız ilişkilerin içinde uzun süre kalmamıza neden olabilir.
Bugünkü olay, dünün duygusunu uyandırabilir
Bazen bugün yaşadığımız olayın büyüklüğü ile verdiğimiz tepkinin büyüklüğü arasında bir fark vardır.
Birinin mesajımıza geç cevap vermesiyle yoğun bir terk edilme korkusu yaşayabiliriz.
Partnerimizin ses tonundaki küçük bir değişiklik bizi saatlerce huzursuz edebilir.
Bir eleştiri, olduğundan çok daha ağır gelebilir.
Birinin uzaklaşması, bizi geçmişte yaşadığımız başka bir ayrılığın içine çekebilir. Çünkü bugün yaşanan olay, geçmişteki yaranın üzerine basmıştır.
Buna psikolojide tetiklenme diyoruz.
Tetiklendiğimizde çoğu zaman yalnızca bugünkü olaya tepki vermeyiz. Bugünkü olayın çağrıştırdığı geçmiş deneyimler de devreye girer. Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır: Tetiklenmiş olmak, hâlâ o yaşta olduğumuz anlamına gelmez.
Sen artık o çocuk değilsin.
Belki de travma konusunda kendimize hatırlatmamız gereken en önemli cümle budur: Sen travmayı yaşadığın yaştaki çocuk değilsin artık.
O zaman çaresizdin.
Bugün değilsin.
O zaman seçimlerin sınırlıydı.
Bugün seçeneklerin var.
O zaman “hayır” diyemiyordun.
Bugün diyebilirsin.
O zaman seni koruyacak bir yetişkine ihtiyacın vardı.
Bugün o yetişkin sensin.
Bu cümle geçmişte yaşananları küçümsemek değildir. “Artık büyüdün, unut” demek hiç değildir.
Tam tersine…
Geçmişteki çocuğun yaşadıklarını ciddiye alırken, bugünkü yetişkinin gücünü de hatırlamaktır. Çünkü bazen travmanın bize yaptığı en büyük şeylerden biri, geçmişteki çaresizliği bugüne taşımaktır.
Oysa bugün aynı koşulların içinde olmayabiliriz.
“Ben neden hâlâ böyle davranıyorum?”
Bu soru, terapi odasında sık duyduğumuz sorulardan biridir.
“Biliyorum bana iyi gelmiyor ama neden yine aynı şeyi yapıyorum?”
“Beni üzen insanlardan neden kopamıyorum?”
“Neden herkesi memnun etmek zorundaymışım gibi hissediyorum?”
“Neden hayır demek bu kadar zor?”
“Neden terk edilmekten bu kadar korkuyorum?”
Bu soruların cevabı çoğu zaman kişinin zayıf olması değildir.
Bazen bugün değiştirmeye çalıştığımız davranış, geçmişte bizi koruyan bir davranışın devamıdır.
Aşırı kontrol etmek…
Herkesi memnun etmek…
Kendini sürekli açıklamak…
Çatışmadan kaçmak…
Duyguları bastırmak…
Terk edilmeden önce ilişkiyi bitirmek…
Her şeyi tek başına halletmeye çalışmak…
Bunların bazıları geçmişte kişinin kendisini koruma biçimi olmuş olabilir.
Fakat geçmişte bizi koruyan bir davranış, bugün hayatımızı sınırlıyor olabilir.
Bu nedenle kendimize yalnızca “Neden böyleyim?” diye sormak yerine başka bir soru da sorabiliriz:
“Bu davranışım bir zamanlar beni neden korumaya çalışıyordu?”
Bu soru suçlamaktan çok anlamaya götürür.
Kendinden vazgeçerek güvende kalamazsın.
Çocuklukta ait olmak çok önemlidir. Bir çocuk bazen ait kalabilmek için kendisini geri plana atar. Kırıldığında susar. Korktuğunda belli etmez. İstemediği halde kabul eder. İhtiyacı olduğu halde istemez.
Çünkü içindeki temel ihtiyaç şudur: “Beni bırakma.”
Ancak yetişkinlikte aynı düzen devam ettiğinde kişi kendisini ilişkilerinin içinde kaybetmeye başlayabilir. Herkesin ihtiyacını düşünür, kendi ihtiyacını en sona bırakır.
Kırılır ama ses çıkarmaz.
Yorulur ama devam eder.
Öfkelenir ama gülümser.
Ve bir gün bedeni ya da ruhu artık taşıyamaz hale gelir.
İşte o noktada insanın kendisine sorması gereken soru şudur: “Ben başkalarını kaybetmemek için kendimi ne kadar kaybediyorum?”
Geçmişi anlamak, geçmişte yaşamak değildir Travmayı anlamak geçmişte sonsuza kadar kalmak anlamına gelmez. Çocukluğumuzda ne yaşadığımızı anlamak önemlidir. Ancak iyileşme yalnızca “Bana ne oldu?” sorusunun cevabını bulmakla tamamlanmaz.
Bir noktadan sonra soru değişmelidir:
“Şimdi bununla ne yapacağım?”
Çünkü geçmiş bizim hikâyemizin bir bölümüdür.
Ama tamamı değildir.
Yaşadıklarımız bizi etkileyebilir.
Fakat bizi sonsuza kadar tanımlamak zorunda değildir.
Bugünkü yetişkinin yapabilecekleri var
Tetiklendiğimiz bir anda kendimize birkaç soru sorabiliriz:
“Şu anda gerçekten tehlikede miyim?”
“Şu an kaç yaşındayım?”
“Karşımda gerçekten geçmişteki kişi mi var?”
“Bugünkü olay ile geçmişte yaşadığım olay arasındaki benzerlik ne?”
“Bugün kendimi korumak için hangi seçeneklere sahibim?”
Ve belki en önemlisi: “Şu anda geçmişteki çocuğun ihtiyacı olan yetişkin ben olabilir miyim?”
Çünkü artık kapıyı kapatabiliriz.
Hayır diyebiliriz.
Uzaklaşabiliriz.
Yardım isteyebiliriz.
Sınır koyabiliriz.
Bir ilişkiyi bitirebiliriz.
Bir ilişkide kalmayı seçebiliriz.
Kendimizi savunabiliriz.
Ve en önemlisi, artık kendi ihtiyaçlarımızı yok saymadan yaşayabiliriz.
O çocuğu suçlama, ama hayatını da ona bırakma
Geçmişteki çocuk suçlu değildi.
Elinden geleni yaptı.
Bazen sustu.
Bazen uyum sağladı.
Bazen kendisini geri çekti.
Bazen herkesi memnun etmeye çalıştı.
Bazen kendisini koruyabilmek için kendi duygularından vazgeçti.
O günkü koşullarda bunlar onun hayatta kalma yollarıydı.
Bugün ise koşullar farklı.
Artık büyüdük.
Ve iyileşmek, geçmişteki çocuğu küçümsemek değil; onun yaşadıklarını anlayıp bugünkü yetişkinin hayatını yeniden ele almasıdır.
Belki de kendimize söylememiz gereken en şefkatli cümle şudur: “Seni anlıyorum. O zaman elinden geleni yaptın. Ama artık ben buradayım. Bundan sonrasını birlikte daha farklı yapabiliriz.”
Çünkü geçmiş değişmeyecek.
Ama geçmişin bugün üzerimizdeki etkisi değişebilir.
Ve bazen iyileşme tam olarak burada başlar:
Geçmişte seni koruyamayanların yerine, bugün kendini korumayı öğrenmekte.
Sen travmayı yaşadığın yaştaki çocuk değilsin artık.
Sen büyüdün.
Güçlendin.
Seçimlerin var.
Ve belki de hayatının bundan sonraki bölümünde en önemli seçim şudur:
Kendini artık terk etmemek.