Kapıyı aralarken geri çekilmek

Hayal edin: bir kapı var önünüzde, hafifçe aralık. İçeride sıcak bir ışık, biri sizi bekliyor — gerçekten görmek, gerçekten tanımak istiyor.

Yayınlama: 11.10.2026 11:42:50
10
A+
A-

Ve siz, tam o kapıya elinizi uzatacakken, bir şey sizi durduruyor. Belki arkanıza dönüp uzaklaşıyorsunuz. Belki kapıyı aralık bırakıp hiç girmiyorsunuz. Yakınlıktan kaçış böyle bir şeydir çoğu zaman – istemediğiniz için değil, çok istediğiniz için kaçarsınız.

Zihnimiz bunu genellikle bir tutarsızlık gibi yorumlar: “Sevgi istiyorum ama biri yaklaşınca kaçıyorum, bende bir sorun olmalı.” Oysa bu bir çelişki değil, bir öğrenilmiş denklemdir: bir zamanlar, belki çok erken bir yaşta, yakınlık güvenle değil, incinmeyle eşleşmiştir. Belki güvendiğiniz biri sizi hayal kırıklığına uğratmış, belki ihtiyaçlarınız görülmemiş, belki çok açılınca cezalandırılmışsınızdır. Beden bunu unutmaz. Ve bir daha “çok yaklaşmanın” tehlikeli olabileceğini öğrenir.

Bedeninize bakın şimdi – biri size duygusal olarak yaklaştığında ne olur? Belki içeride ani bir sıkışma, bir kaçma isteği, “buradan çıkmam gerek” diyen bir dürtü hissedersiniz. Bu, zayıflık değildir. Sinir sisteminizin, bir zamanlar işe yarayan bir refleksi tekrar devreye almasıdır: yaklaşma olan yerde, acı da gelebilir – o yüzden önce sen uzaklaş. Peki bu refleks, bugün sizi hâlâ korumaya mı çalışıyor, yoksa sizi istediğiniz şeyden mi uzaklaştırıyor?

Yakınlıktan kaçışın en aldatıcı yanı, kendini “bağımsızlık” ya da “seçicilik” gibi göstermesidir. “Ben zaten kalabalığı sevmem,” “fazla yakınlaşmak beni boğar” deriz. Ve bu bazen doğrudur gerçekten. Ama bazen de bu cümlelerin altında, hiç söylenmemiş başka bir cümle yatar: “Eğer çok yaklaşırsan, gerçek beni görürsün – ve belki de gerçek beni sevmezsin.” Peki siz hangisisiniz: gerçekten mesafeye ihtiyaç duyan biri mi, yoksa görülmekten korkan biri mi?

İlginç olan şudur: yakınlıktan kaçan insanlar, genellikle en çok bağlanma arzusu taşıyanlardır. Tam da bu yüzden mesafe bu kadar güçlü bir savunma hâline gelir – çünkü tehlike, ilgisizlik değil, çok önemsemektir. Birini gerçekten önemserseniz, kaybetme ihtimali de gerçek olur. Mesafe, bazen kalbi korumanın tek bildiğimiz yoludur.

Peki o kaçış anında, bedeninizde tam olarak ne oluyor? Biri size “seni özledim” dediğinde ya da gözlerinizin içine fazla uzun baktığında – içeride ne harekete geçiyor? Belki bir ağırlık, belki bir ürperti, belki içten içe “şimdi git” diyen bir ses. O sesin kim olduğunu hiç sordunuz mu kendinize? Belki o ses, sizi bir zamanlar gerçekten koruyan, ama artık sizi yalnızlığa mahkûm eden eski bir bekçidir.

Şefkat burada, kendinizi “soğuk” veya “kapalı” diye yargılamak değildir. Şefkat, o bekçiye “teşekkür ederim, beni bir zamanlar korudun ama artık buna ihtiyacım yok” diyebilmektir. Bu bir anda olmaz. Kapıya bir kere elinizi uzatıp geri çekmek, belki yüz kere elinizi uzatıp bir adım daha kalabilmeyi öğrenmek gerekir.

Belki de yakınlıktan kaçışın bize öğrettiği şey şudur: en çok korktuğumuz şey bazen kaybetmek değil, gerçekten bulunmaktır.

Şu an, hayatınızda kime ya da neye karşı, fark etmeden bir adım geriye çekiliyorsunuz?

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.