“Aşk nasıl öğrenildiyse öyle beklenir”

Küçük bir çocuğu hayal edin: ağlıyor, kollarını uzatıyor, birinin gelip onu kucağına almasını bekliyor.

Yayınlama: 04.10.2026 11:35:26
3
A+
A-

Eğer o kollar her seferinde açılırsa, çocuk büyüdüğünde dünyaya da öyle bakar: “İhtiyacım olduğunda biri gelir.” Ama o kollar bazen açılır, bazen kapanır, bazen hiç gelmezse… o çocuk, büyüdüğünde bile, hâlâ bir köşede bekleyen biri olarak kalabilir. Sadece artık kollarını uzatmayı unutmuştur.

İşte bağlanma böyle bir şeydir. Hayatımızın ilk yıllarında, henüz konuşmayı bile öğrenmeden, bedenimiz bir şey öğrenir: “Sevgi güvenilir mi, yoksa her an kaybolabilir mi?” Bu öğrenilen kalıp, yıllar sonra bambaşka bir bedende, bambaşka bir ilişkide karşımıza çıkar – ama aynı sesle konuşur. Peki siz hiç düşündünüz mü, bir ilişkide neden bazen mantığınızın “her şey yolunda” dediği anda, içinizde bir alarm çalar?

Bedeninize kulak verin bir kere. Biri size yakınlaştığında ne olur? Kimileri için bu an, göğüste bir rahatlama, bir açılma gibi hissedilir. Kimileri içinse tam tersi: boğaz sıkışır, omuzlar gerilir, içeriden bir ses fısıldar “dikkatli ol.” Bu tepki bir tercih değildir – sinir sisteminizin, çok eskiden öğrendiği bir hayatta kalma stratejisidir. Yakınlık bazen güvenlik değil, tehlike olarak kodlanmıştır çünkü.

Bağlanma yaralarının en sinsi yanı, bizi kendimizden şüphe ettirmesidir. “Neden bu kadar çok şey istiyorum?” ya da “Neden hep uzaklaşma isteği duyuyorum?” diye sorarız kendimize, sanki ihtiyaçlarımız fazla, tepkilerimiz garipmiş gibi. Oysa bu tepkiler, bir zamanlar sizi koruyan, akıllıca uyarlanmış cevaplardı. Bir çocuğun terk edilme korkusuyla sessizleşmesi “aşırı hassaslık” değil, hayatta kalma zekâsıdır. Peki o zekâyı, bugün hâlâ aynı şiddetle taşımanız gerekiyor mu?

Şunu sormak isterim: sizin ilk öğrendiğiniz sevgi nasıldı? Şartlı mıydı – “iyi olursan sevilirsin” mi diyordu? Yoksa tutarsız mıydı – bazen sıcak, bazen soğuk mu? Bu soruların cevabı, bugün neden bazı ilişkilerde kendinizi hep “yetersiz” ya da hep “fazla” hissettiğinizi aydınlatabilir. Şefkat, burada geçmişi suçlamak değildir; geçmişin sizi nasıl şekillendirdiğini şefkatle görebilmektir.

En zor olan da belki budur: bağlanma yaralarımız, çoğu zaman tam da en çok sevildiğimiz anlarda depreşir. Biri bize gerçekten yakınlaştığında, eski korku uyanır – “bu ne zaman bitecek?” Ama unutmayın, bugünkü ilişkiniz, çocukluğunuzdaki o ilişki değil. Bugün, o kollara başka bir gözle bakma şansınız var.

Belki de bağlanmanın bize öğrettiği en derin şey şudur: yara nerede açıldıysa, iyileşme de orada başlar – çoğu zaman bir başkasının sabırlı varlığında, ama her zaman önce kendi şefkatimizin içinde.

Şu an, ilişkilerinizde tekrar eden bir kalıbı fark ettiğinizde, ona “bu benim suçum” yerine “bu benim öğrendiğim” diyebilir misiniz?

Yazarın Son Yazıları
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.